Showing posts with label art. Show all posts
Showing posts with label art. Show all posts

Friday, 23 July 2010

Sanat olarak Futbol; adım adım

Choreography is the art of designing sequences of movements in which motion, form, or both are specified. Choreography may also refer to the design itself, which is sometimes expressed by means of dance notation. The word choreography literally means "dance-writing" from the Greek words "χορεία" (circular dance, see choreia) and "γραφή" (writing). A choreographer is one who creates choreographies.

The term choreography first appeared in the American English dictionary in the 1950s.[1] Prior to this, movie credits used various terms to mean choreography, such as "ensembles staged by"[2] and "dances staged by"[3].

http://en.wikipedia.org/wiki/Choreography

Şimdilerde futbol, hareket ve dizilim-dağıtım üzerine biraz düşünmeye çalışıyorum. Sanırım bakması ilginç olacak bir alan koreografi gibi sahne/performans sanatları kavramları olabilir.

Monday, 5 July 2010

Cyborg Art




"Sanatçı hiç bir zaman "hah şimdi oturup güzel bir resim yapayım" demez. Bu, Columbus'un "şimdi gidip Amerika'yı keşfedeyim bakalım" demesi gibidir. Ancak çözülmesi gereken acil bir sorun, bir zorunluluk, olmazsa olmaz bir şeyin üretilmesi kaçınılmaz hale geldiğinde sanat ürünü ortaya çıkabilecektir. Dijital performans birileri için "zorunlu" bir ifade aracıysa üretilenin "sanat" olmayacağını söyleyenlere bu yüzden ancak gülünebilir."

Ulus Baker, İnternette Sanat Olur Mu? Korotonomedya.

Wednesday, 26 May 2010

Orta Sınıf Sanat İzleyicisine Ayna

İki resim solda Tekel işçileri, sağda lüks bir üstsınıf yaşam alanı. ortada ayna, ortada durup iki resme bakldığında aynada kendini görecek ama kendi yüzü yok, yüzünün denk geldiği bölge karartılmış. Aynanın geri kalan kısmından bakıldığında ensesinde sınıf kavgasının nefesini hissediyor, hareketli bir video ya da bir animasyon, belki de ondeki iki fotoğrafın içiçe geçmiş, kavga eder hali?

Friday, 30 October 2009

11.Bienalde Antrepo Üzerine

11.Bienalde Antrepo Üzerine


Biennal’de beni rahatsız edenin ne olduğunu düşünürken sanırım bir sonuca vardım. Mekanı kullanmanın / dönüştürmenin yolları sanıyorum güncel sanatın önemli bir boyutu. Ancak biennal mekanı olan antrepo’da üzerine düşünülen mekan antrepo binasının iç duvarlarıyla sınırlanıyordu. Sokağa, mahalleye çıkmaktan bahsetmiyorum ancak sanki antrepo binasını gezecek seyircinin binayı ön cepheden görme tecrübesiyle hiç karşılaşmayacağı düşünülmüş. Antrepoya ben gittiğimde karşıma çıkan ilk görüntü kocaman bir beyaz bez üzerinde sponsorlar listesiydi. Koç’un sponsor olduğu bir etkinlik olması sorun edilirken, bu beyaz bez üzerinde logosu olan şirketlerin yanında Koç devede kulak kalır.
Bu sahnenin üzerine aklıma şu geliyor, Walter Benjamin 19.yüzyılın Başkenti Paris’te, 19.yüzyıl kentlerinde iç dekorasyona olan takıntıdan bahsediyor. Sanki bir otantisiteymiş gibi evlerinin içini tasarlayan, dekore eden zihniyetten yakınıyor, ve bunun nasıl da kapitalizmin iç-dış, özel-kamusal ayrımlarını zorlamadan elde edilen bir hayali özgürlük olduğunu anlatıyordu. Çünkü evini istediği gibi tasarlayarak evde özgürlüğün tadına varılabileceğine dair bir kanı var.
Antrepo’nun dış görünüşü ile içerisi arasında radikal bir fark vardı. Yukarıdaki önerme çerçevesinde o gün hissettiklerimi anlamlandırdım. Antrepoyu gezmek sanki sanatçıların yaşadığı ve dekore ettiği bir eve misafirliğe gitmek gibiydi. Özel olanın sanki kamusal geziye açılması gibiydi, halbuki düşünülen ve bunun tam tersine olan bir hikaye var. O da Biennal etkinliğinin kamusal bir alanı dönüştürmek yönünde gerçekleştiği. Kamusal olanın tanımını yaparken bir daha sormak gerekiyor sanırım; kamusal dediğimizde salt apartman dairesi dışı bir mekanı, gece yatılmayan her yeri kamusal alan mı sayıyoruz, yoksa kamusaldan anladığımız bir varolma hali, hissetme hali mi olmalı? Yine Richard Sennett, ‘Kamusal Adamın Yokoluşu’ adlı kitabında, nasıl politik olanın giderek özel olanın altında kaybolduğunu anlatıyor. Sanki özele çalan bir varolma hali –sanatçının özel alanı- antrepoda baskındı. Bir solcunun kişisel koleksiyonunu gezer gibiydim adeta.
Belki sanatın kişisel (kolektif de olsa tanımlanabilen bir odaktan çıkarak dolaşıma giren) yaratıcılık üzerine kurulu olması sebebiyle, sergi alanının özel alanın aynasında üretilmesi kaçınılmazdır. Ya da belki de sergi üzerine kurulu, bir bina içine sığdırılan her deneme için bu sonuca varılabilir. Ancak son derece kamusal iddialarla içeriği belirlenmiş bir sergide bu soruları düşünmeden edemiyorum. Belki antrepo binasının dış duvarlarına da önem verilse iyi olurdu.

Monday, 25 May 2009

Oliver Ressler

http://www.ressler.at/category/projects/

http://www.ressler.at/alternative_economics/

Yukarıdaki "Alternative Economies" enstallasyonu 2005'te Garanti Sanat'ta "An Ideal Society Creates Itself" adlı sergide yer almış. Altta J.Ranciere'den yaptığım alıntıda da aynı işten bahsediliyor.

"..The project presents alternative social and economic models such as “Inclusive Democracy” from Takis Fotopoulos (GB/GR), “Participatory Economy” from Michael Albert (U.S.A.) and “Anarchist Consensual Democracy” from Ralf Burnicki (D). Chaia Heller (U.S.A.) presents “Libertarian Municipalism”, Paul Cockshott (GB) “Towards a New Socialism”, Heinz Dieterich (MX) “The Socialism of the 21st Century”, Marge Piercy (U.S.A.) the feminist-anarchist utopias of her social fantasies, and the underground author p.m. (CH), the ideas of his concept “bolo’bolo.”

Oliver Ressler (b. 1970 in Knittelfeld in Austria) lives and works in Vienna. He produces theme-specific exhibitions, projects in the public space and videos on issues such as global capitalism, forms of resistance, social alternatives, racism and global warming. His work constantly tries to blur boundaries between art and activism.

from Jacques Ranciere, Misadventures of Universality,
taken from the report, 2.Moscow Bienialle, 2007.

"...The struggle against the “society of the spectacle” and the practice of “détournement” are still put on many artistic and curatorial agendas and they are still supposed to be implemented in standard forms such as : parodies of promotional films, reprocessed disco sounds, media stars modelled in wax figures, Disney animals turned to polymorphous perverts, montages of “vernacular” photographs showing us standardized petty-bourgeois living-rooms, or overloaded supermarket trolleys , huge installations of pipes and machines representing the bowels of the social machine, swallowing everything and turning everything into shit. Those dispositifs keep occupying many of our galleries and museums, with a rhetoric assuming that they make us discover the power of the commodity, the reign of the spectacle or the pornography of power. But, as it will be hard to find anybody who would still ignore them, the mechanism ends up spinning around itself and playing on the very undecidability of its effect.
At the beginning of my talk I referred to Kozui Enwezor’s project for the biennale in Seville. The project of giving art an integral and no more peripheral role in the task of unmasking the machineries of the global world. It comes as no surprise that this enlightened project was dedicated to the production of ‘phantom scenes’. Unmasking the ghosts has turned to be an affair of ghosts. The ghost is a figure of the equivalence between the functioning of the machinery and the functioning of the unmasking the machinery. It has the power of “unmasking” turned to impotence, become itself a ghost, the voice of the ventriloquist.
This is probably why at the end of the space of the exhibition of the Biennale in Seville, there was an installation of a very different kind. In two rooms, the Austrian artist Oliver Ressler had set up a lot of monitors. On those monitors, there was no ghost. Nor collage. There were real persons, standing in front of us, speaking to us. One of them spoke about the Paris Commune, another about feminist perspectives, another one about zapatist movement, other one about alternative economy, alternative forms of production, exchange and life. So, it transpired as though the politics involved in the production of the “phantom scenes”, the politics of “unmasking” had to be supplemented by a politics of real scenes, where real people spoke about the state of the world, the sense of their struggle and the way to envision a new world - a supplement of “central” politics which precisely was “peripheral” in the space of exhibition."

Monday, 18 May 2009

Radical Philosophy 149, Art and Immaterial Labour

Radical Philosophy'nin 149. sayısında "Art and Immaterial Labour" diye bir dosya var. Eric Alliez'in giriş makalesi üzerine;

"Dosyanın adının İtalyan Marxist Lazzarato’nun kavramı olan “gayrimaddi emek” ile sanat olması, bugün güncel sanat alanında hala güçlü bir etkisi olan “kavramsal sanat” anlayışının sanatın material olandan kavramsallığa doğru bir geçiş yaptığı görüşü ile bağlantılı. Marx’ın önemli makalesi “Ücretli Emek ve Sermaye” de kavramsallaştırdığı üretken emeğin, II.Dünya Savaşı sonrası kapitalizm’de artık ücretlendirilmeyen aktivitelere uzandığı, kapitalizmin artı-değer üretimi adına içerdiği ilişkilerin fabrikadan veya işyerinden evlere, düşüncelere, iletişim biçimlerine, günlük aktivitelere uzandığına dair temel bir kavramsallaştırma Lazzarato’nun bahsettiği. Sadece material üretimin değil, bilgi-iletişim-yaratıcılık gibi alanların kapitalizm için ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Bu dosya soruyor; peki sanat bu ilişkide nerede duruyor?"

Wednesday, 25 March 2009

2010'a Giderken

2010: Sahne Senin İstanbul

İstanbul 2010 yılında “Avrupa Kültür Başkenti” olacak. Son zamanlarda iyice yoğunlaşan reklâm kampanyasının sloganı ise; “Sahne Senin İstanbul.” Sahneye çıkma eyleminin bir performans olduğunu düşünürsek, bu performansın ne olduğu, hangi sahnede verildiği, seyircisinin, değerlendiricisinin kim olduğunu ve hangi kriterlere göre değerlendirildiğini sormak bizler için önemli. Küresel kapitalizmin eşzamanlılığı içinde her an seyredilen, değerlendirilen performansların bu seferki teması ‘kültür-sanat.’

Neo-liberal kapitalizmin bir ayağı olarak devam eden kentsel dönüşüm sürecinde, şehrin merkezinden uzaklaşan fabrikaların, antrepoların, depoların yerlerini müzeler, sanat galerileri alıyor, kent mekânı kapitalizmin yeni kar alanlarına dönüşüyor. Bunun adı ise kültür-sanat ve ekonomik canlılık koyuluyor. Tabi sahenin arkası da var: artan kent yoksulluğu, yerinden edilmeler ve dışlanmışlık. Sahne arkasına atılanların, görünmez ve sessiz bırakılanların sesi olma çabası, 2010 Kültür Başkenti temasından başlayarak, neoliberal kent düzeninin anlamak ve eleştirmekten geçebilir.

Sanayisizleşme ve Yeni Kent Ekonomisi

1980’lerde başlayan neoliberal dönüşümlerin kent yapısı ve yaşamı üzerinde görünür olan ciddi sonuçları var. Kent coğrafyasındaki dönüşümün ana arteri ‘sanayisizleşme’ olarak tanımlanıyor. Sanayisizleşmeyi küresel ölçekte bir fenomen olarak algılamalıyız. Endüstriyel üretimin maliyetlerin düşürülmesi amacıyla merkez mekanlardan çevre mekanlara taşınması olarak tanımlayabiliriz sanayisizleşmeyi. İstanbul da küresel kapitalizmin merkez noktalarından biri olma yarışı içerisinde bu süreçten geçiyor.

Peki İstanbul’daki gözlemlerimizi de hesaba katarak şu soruyu soramaz mıyız? Tamam sanayi gidiyor ama yerine ne geliyor? İşte ‘Kültür Başkenti’ organizasyonunun esas hikayesini bu soru çerçevesinde anlayabiliriz. Yeni açılan parlak görünümlü müzeler, her gün sayısı artan festival mekanları, konser alanları vs. boşalan alanları doldurmakta rol oynuyor. Genel olarak tanımlamak gerekirse sanayinin boşalttığı, kar alanları hizmet sektörü tarafından dolduruluyor. Finans, ulaşım / ulaştırma, turizm, spor ve kültür ekonomisi hizmet sektöründeki bazı önemli alt-sektörler. ‘Kültür Başkenti’ organizasyonunu turizm ve kültür ekonomisi başlığı altında anlayabiliriz.

Kentler üretim mekanlarından tüketim mekanlarına dönüşürken, turizmin, turistik olarak satılacak/tüketilecek olan metaların tanımı ve çerçevesi de hergün genişliyor. Nasıl Paris’e gidip de “Louvre müzesini görmeden olmaz” sa, Roma’ya gidip de “Sistine Chapel” in görülmemesi ‘ayıp’ ise İstanbul’un da gelip de görülmesi gerekenler listesi artmalı.(İstanbul Modern, Pera Müzesi[1], hazır gelmişken Turkcell Kuruçeşme Arena’da ‘hayatta kaçmaz’ bir Madonna konseri ve aklınıza ne gelirse) Bu sayede gelen turistlerin kalma günleri ve dolayısıyla bıraktıkları döviz artmalı. Bu hesaplar belki çok eskiden beri vardı ama ulaşım teknolojileri ve turizm ağlarının artması, ve turizmin kent ekonomisinde aldığı payın büyümesi ile bugün kent yöneticileri ve sermayesi için daha merkezi bir konumdalar. 2010 Kültür Başkenti’nin şehrin ‘çehresini’ bu yönde dönüştürmek adına bir mihenk taşı olarak görmek gerek. Tüm kent elitlerinin, belediyenin birden ‘sanat aşığı’ kesildiğine inanmak gelmiyor içimizden. Her ne kadar sermaye’nin sanatsever yüzünü sergilemek için IKSV biçilmiş kaftan olsa da.

Metalaşma ve yeni kent sermayedarlarından bahsetmişken, kentin kendisinin, bir meta olarak tasarlanmasının altını çizmeden olmaz. Kentin ‘güzelleştirilmesi’, ‘köhneleşmiş’ mekanların yenilenmesi ihtiyacı, kent mekanının turistik bir meta olarak satıldığı bir düzene işaret ediyor. Kentin güzelleştirilmesi ve bir meta olarak değerlendirilmesi yeni bir süreç değil. 1980’lerin ortasından itibaren başlayan süreç zaten bugün Beyoğlu’nun parlak ışıklarla donatılması ve ‘temizlenmesi!!’, büyük mağazaların açılması, 1 Mayıs’ların yasaklanmasıyla çok farklı biçimlerde okunabilir. 1996’daki Habitat süreci ve yaşanan şiddet buna en güzel örnekti belki de. “Hatırlayacağınız gibi Habitat için sokaklar ve kaldırımlar temizlenir düzenlenirken, sokak çocukları ve travestiler de bu temizliğe dahil edilmişti. Beyoğlu'nda yaşayan travesti ve transeksüeller Habitat sırasında ortalıkta görünmemeliydi. Yoksa yabancı konuklar ne düşünürdü?”[2]

Kültür Başkenti Olayının Kısa Bir Tarihi

1983’te Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri’nin önerisi, AB üye devletlerinin kültürel entegrasyonunu sağlaması amacı içeriyor. Öneriyi takiben Atina 1985’te ilk Avrupa Kültür Başkenti oluyor. 1990’a kadar geçen sürede bu organizasyona ev sahibi yapan kentler Floransa, Amsterdam, Berlin gibi Batı Avrupa anlam dünyasında zaten kültür kenti olan mekanlardı. Amaç ise bu kentlerin kültürlerini ‘Avupalı izleyiciye sunmaktı.’[3] 1990 yılı organizasyonun anlamı ve amacı açısından bir dönüş noktası olmuş. Bu yıl için organizasyona sahiplik yapan Glasgow, önceki ev sahiplerinin aksine tarihsel olarak ‘kültür kenti’ olarak adlandırılan bir kent değil.

Glasgow’un adaylığının AB tarafından kabul edilmesinde en büyük etken, projeyi sunuş biçimleri oluyor. Kamu-özel işbirliğiyle, bu organizasyonun Glasgow’un bir kültür kentine dönüştürülmesinin planlandığı anlatılmış. Bu projenin Glasgow kent ekonomisinin yeniden yapılandırılması ve kente yeni bir imaj kazandırılması için bir dönüm noktası olması planlanmış. Yüksek bütçesiyle Pavarotti gibi ‘yüksek klasman’ sanatçıları Glasgow’a getiren 1990 yılı, ‘Kültür Başkenti’ organizasyonunun amaçlı bir şekilde, kentsel dönüşüm ihtiyacı duyan kent ekonomilerine pazarlandığı dönemin başlangıcı. Bugün geldiği popülerlik düzeyinde ise Avrupa’nın farkı bölgelerinden ‘kentsel büyüme koalisyonları’ (İstanbul için konuşursak İstanbul Metropolitan Planlama, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İKSV bu koalisyonun ana aktörleri olarak göze çarpıyor) organizasyona evsahipliği yapabilmek için birbirleriyle yarışıp duruyorlar.

Sahneye Çıkan İstanbul, Sahe Arkasına İtilenler ve Direniş

Bugün organizasyona evsahipliği yapan kentler, 1985-1990 arasındaki dönemin aksine Avrupa’nın küçük sayılabilecek kentleri. Tabi aralarda Marsilya, Liverpool, İstanbul gibi büyük kentler de var. Kentlerin ortak özellikleri ise bu organizasyona ihtiyaç duymaları. Sanayisizleşme sürecinde kar oluklarının aldığı hasarlar, bu tip organizasyonlarla doldurulmaya çalışılıyor. Buna ise ‘event-based development’ deniliyor. Yani gösterişli bir organizasyona ev sahipliği yaparak kar oluklarını tekrar ancak farklı biçimlerde işler hale getirmek.

Esas gelmemiz gereken nokta ise, 2010 Kültür Başkenti projesinin görkemli bir aynası olduğu bu yapısal sürecin yıkıcı etkileri ve bu sürecin mağdurları. Kentsel dönüşüm süreci boyunca kentin dışına itilenler, evlerinden edilenler, mahallelerinden olanlar yani ‘temizlenenler’ ya da ‘sahneye çıkmaması gerekenler’ mağdurlar kategorisinde. Kenti kuşatan imajlar, reklam panoları, televizyondaki reklam filmleri bu sürecin kaybedenlerini görünmez kılıyor.

Yarı kaba kuvvet (buldozerler, kolluk kuvvetler) yarı da piyasa dinamiklerinin ‘olağan’ işleyişi içerisinde devam eden bu dönüşüm süreci kent merkezini sokak çocuklarına, kent yoksullarına, göç mağdurlarına, seyyar satıcılara, dilencilere, transeksüellere, evsizlere yasak etmekte. Kent merkezi cebinde parası olan müşterilerin tüketebileceği bir meta haline geliyor. Sadece Türkiye dışından turistik amaçlı gelmiş müşteriler değil, aynı zamanda İstanbul orta ve üst-orta sınıfının tükettiği bir meta artık İstanbul. Mobese kameralarıyla korunan, alarm sistemleriyle döşenen, mağazalar arasında polislerin devriye gezdiği bir alışveriş merkezi... Kent yoksulları ise bu alışveriş merkezi içerisinde ancak bir turistik ‘manzara’ oldukları ölçüde seyirci önüne, sahneye çıkmaya değer bulunuyorlar. Bugün kent turizminin bir parçası olmaya başlayan ‘varoş turları’ işte böyle bir iktidar yapısını; izleme/izlenme ilişkisini kuruyor.

Hikayeyi burada bitirirsek sürecin direnişlerden bağımsız olduğu yanılgısına kapılabiliriz. Tarlabaşı örneği hala girilemeyen alanların olduğuna, kent dışlanmışlığının izlenecek bir manzaradan fazlası olabileceği umuduna işaret ediyor. Ancak ‘işte direnenler de var’ demek ben ne yapıyorum ya da biz ne yapıyoruz sorularının önünü kesmemeli. Kentte adalet ve özgürlük isteyen, sanatı direnişe yoran, kaybedenlerden, mağdurdan / madundan yana olan sesler 2010 projesi çerçevesinde pek görünür/duyulur olmasalar da direniş tam da bu seslerin, görüntülerin sahneye çıkarılması sürecidir belki de. Üniversitelerin bu süreçteki yerini, üniversite öğrencilerinden gelen bir hareketin nasıl pozisyon alması gerektiğini sorgulamak direnişe biz nasıl bağlanabiliriz sorusuna kafa yormak için iyi bir başlangıç olacaktır.

[1] Müzelerin kentsel yeniden yapılandırmada oynadığı role en çarpıcı örnek Bilbao kentinden geliyor. Bilbao sermayedarları, kapitalizmin tıkanan kar oluklarını açmak ve kent ekonomisini girdiği krizden çıkarmak amacıyla, ortak bir girişimle ünlü Kanadalı-Amerikalı mimar Frank Gehry’ye [bugünkü] Bilbao Gugenheim Müzesinin planını çizdiriyolar. 1997’de ziyarete açılan müze binası bugün ‘en görkemli’ müze binalarından biri sayılıyor. Müzenin wikipedia tanımı olayı özetliyor. “Müze açılır açılmaz popüler bir turistik mekan oldu ve dünyanın her tarafından turistler müzeyi görmek adına Bilbao’ya akın etti.”
[2] http://www.minidev.com/gl/gl_tarih8.asp adresinden alıntıdır.
[3] Yazının sonuna doğru organizasyonun dönüşümünü ve bugün geldiği noktayı anlattıktan sonra, İstanbul’un bir çevre ülke metropolü olarak Batı Avrupalı seyirciye sunduğu yeni görüntülerden bahsetmek önemli olacaktır. Özellikle aklımıza Sao Paolo, Yeni Delhi gibi çevre metropollerden sonra İstanbul’da da başlayan, turizm girişimciliği olarak devam eden ve kent yoksulluğunu “sahneye çıkaran” varoş turlarını getirebiliriz.
31 Aralık 2007 tarihli Milliyet Gazetesinde Anadolu Ajansı çıkışlı bir haber yer aldı. ‘İstanbul’a günübirlik varoş turu yapılacak’ başlıklı haber şöyleydi: “Turizmde 2008’in trendleri arasında İstanbul’da varoşlardaki yaşam şartlarını gözlemlemek amacıyla günübirlik turlar bulunuyor. Turizm Yazarları ve Gazetecileri Derneği, turizm yayınlarından yaptığı araştırmayla 2008’in turizm trendlerini belirledi. Araştırmaya göre, 2008’in turizm trendleri şöyle:...Varoş turizmi: Afrika ve Meksika’nın yanı sıra İstanbul’daki varoşlara, kenar mahalle insanının yaşam şartlarını gözlemlemek amacıyla günübirlik turlar düzenlenecek. Bu turlara, varoş insanlarının koşullarının düzeltilebilmesi için yapılabilecekler konusunda görev almak isteyenler katılacak...”

Saturday, 27 December 2008

Bang-Bang....Vurdun ve Öldü

6 aylık ateşkesin bitmesinin ardından çok geçmeden ölü bedenler üç haneli sayılarla anılmaya başlandı. Savaş, açlık, şiddet gibi kavramların temsili üzerine tartışmak gerçekten zor. Bir yandan temsil edilmeleri insanlık suçlarının 'duyurulması' ve bu suçlara karşı bir sivil muhalefet edilmesini tetikleyebilecekse de, istatistiğini, sayılarını, fotoğrafını, videosunu gördüğümüz insanlar (yaşayan ve ölen) birer 'spectacle' (görüntü) oluyorlar. Biz gören olurken onlar görülen oluyorlar. Görmek ve temsil etmek, çoğu zaman ona karşı harekete geçmeğe tercüme olmuyor.

Televizyon'daki haberleri izledikten sonra kendimi James Nachtwey'in kişisel web sayfasında buldum. James Nachtwey hayatını dünyanın dört bir tarafında savaş ve yaşanan diğer acıların fotoğraflarını çekmeye adamış bir savaş fotoğrafçısı. Apartheid rejimi sırasında Güney Afrika'da da bulunmuş ve o dönem orada free-lance çalışan bir grup olan Bang-Bang Club ile takılmış. Kevin Carter, Joao Silva, Greg Marinovich ve Ken Oosterbroek dörtlüsünden oluşan bu grup dünya gündemini 90'ların ortasında bir hayli meşgul etmiş.

Ken Oesterbroek, çatışmalar sırasında vurularak hayatını kaybetmiş. Aynı gün vurulan Marinovich ise yaşamayı başarmış ve Silva'yla birlikte Bang-Bang Club kitabını hazırlamışlar. Link'te Marinovich vurulduğu anı, milisleri ve Oesterbroek'in o anki ölümünü anlattığı bir alıntı var. Acıyla yüzyüze olmak ve onu görmeye ve göstermeye çalışmak üzerine adanmış yaşamlar bunlar. Kevin Carter'ın aynı yıl, 1994'te Pulitzer Ödülü alan fotoğrafı ise tartışmalı. Resimdeki kıza yardım etmediği ve fotoğrafını çekmeyi seçtiği için eleştirilen Carter'ın bu fotoğrafı, görmek-harekete geçmek tartışmasını tetikleyen önemli anlardan biri;




Sudan'da bir besleme merkezine ulaşmaya çalışan bir kızın yolda yere yığılması ve bir akbabanın başında beklemesinin resmi. Carter yardım etmediği ve akbabanın kanatlarını açmasını beklediği için eleştirilse de, o an onunla birlikte olan Silva, bunun doğru olmadığını ve annesinin kızı bir anlık yalnız bıraktığını söylemiş.

Temsiliyet konusu ve etik bugünlerde şiddetin ve ölümün günlük imaj dolaşımında artık normalleştiği bir dönemde önemli sorular. Bang-Bang Club ve Nachtwey gibi isimler acıları tüm dünyaya duyurdukları için çoğu zaman övgüyle anılmışlar. Kişisel eleştirilerin ötesinde, acıları görmek-göstermek ve ona karşı hareket etme konularında eleştirel bir duruş yakalamak bana göre çok önemli. İmajların dolaşımı karlılık ve medya dünyası için önemli bir yol olurken, acılar resimlere, sayılara indirgenmekte. Acıların durmasına yönelik hareket ise bu dolaşıma kıyasla emekleme hızıyla gidiyor.

Manic Streat Preachers'ın 1996 yılıdaki Everything Must Go albümünde, 1994'te intihar eden Kevin Carter üzerine bir şarkı da var.

Saturday, 29 November 2008

Tetsuya Indisha





http://www.toxel.com/inspiration/2008/11/07/incredible-paintings-by-tetsuya-ishida

Tokyo hayatına dair çok şey söylenir... Kent yaşamından açılan bir perde. Bu resim sanki nostaljik bir arzuyla sınırlı gibi durabilir ancak etkileyici bir kent portresi çiziyor Ishida...Karşılaştığımdan beri düzenli olarak bakıyorum resimlerine.

Tokyo, mekanikleşme ve intihar üzerine... Ishida da 32 yaşında intiharı seçmiş. Resimlerdeki yüz de kendisini aitmiş.