Friday, 4 December 2009

CAN

Can was an experimental rock band formed in West Germany in 1968. One of the first "krautrock" groups, they rejected American influences and incorporated strong minimalist and world music elements into their often psychedelic music.


In Julian Cope's book, Krautrock, he mentions that the word "can" has several meanings in a variety of languages: the Turkish word "can" pronounced "chan", means life or soul; the Japanese word "kan" means feeling or emotion; and the Japanese word "chan' means love when used in salutation. Keyboard player Irmin Schmidt defined "can' as an acronym for Communist, Anarchism, Nihilism.

Friday, 30 October 2009

11.Bienalde Antrepo Üzerine

11.Bienalde Antrepo Üzerine


Biennal’de beni rahatsız edenin ne olduğunu düşünürken sanırım bir sonuca vardım. Mekanı kullanmanın / dönüştürmenin yolları sanıyorum güncel sanatın önemli bir boyutu. Ancak biennal mekanı olan antrepo’da üzerine düşünülen mekan antrepo binasının iç duvarlarıyla sınırlanıyordu. Sokağa, mahalleye çıkmaktan bahsetmiyorum ancak sanki antrepo binasını gezecek seyircinin binayı ön cepheden görme tecrübesiyle hiç karşılaşmayacağı düşünülmüş. Antrepoya ben gittiğimde karşıma çıkan ilk görüntü kocaman bir beyaz bez üzerinde sponsorlar listesiydi. Koç’un sponsor olduğu bir etkinlik olması sorun edilirken, bu beyaz bez üzerinde logosu olan şirketlerin yanında Koç devede kulak kalır.
Bu sahnenin üzerine aklıma şu geliyor, Walter Benjamin 19.yüzyılın Başkenti Paris’te, 19.yüzyıl kentlerinde iç dekorasyona olan takıntıdan bahsediyor. Sanki bir otantisiteymiş gibi evlerinin içini tasarlayan, dekore eden zihniyetten yakınıyor, ve bunun nasıl da kapitalizmin iç-dış, özel-kamusal ayrımlarını zorlamadan elde edilen bir hayali özgürlük olduğunu anlatıyordu. Çünkü evini istediği gibi tasarlayarak evde özgürlüğün tadına varılabileceğine dair bir kanı var.
Antrepo’nun dış görünüşü ile içerisi arasında radikal bir fark vardı. Yukarıdaki önerme çerçevesinde o gün hissettiklerimi anlamlandırdım. Antrepoyu gezmek sanki sanatçıların yaşadığı ve dekore ettiği bir eve misafirliğe gitmek gibiydi. Özel olanın sanki kamusal geziye açılması gibiydi, halbuki düşünülen ve bunun tam tersine olan bir hikaye var. O da Biennal etkinliğinin kamusal bir alanı dönüştürmek yönünde gerçekleştiği. Kamusal olanın tanımını yaparken bir daha sormak gerekiyor sanırım; kamusal dediğimizde salt apartman dairesi dışı bir mekanı, gece yatılmayan her yeri kamusal alan mı sayıyoruz, yoksa kamusaldan anladığımız bir varolma hali, hissetme hali mi olmalı? Yine Richard Sennett, ‘Kamusal Adamın Yokoluşu’ adlı kitabında, nasıl politik olanın giderek özel olanın altında kaybolduğunu anlatıyor. Sanki özele çalan bir varolma hali –sanatçının özel alanı- antrepoda baskındı. Bir solcunun kişisel koleksiyonunu gezer gibiydim adeta.
Belki sanatın kişisel (kolektif de olsa tanımlanabilen bir odaktan çıkarak dolaşıma giren) yaratıcılık üzerine kurulu olması sebebiyle, sergi alanının özel alanın aynasında üretilmesi kaçınılmazdır. Ya da belki de sergi üzerine kurulu, bir bina içine sığdırılan her deneme için bu sonuca varılabilir. Ancak son derece kamusal iddialarla içeriği belirlenmiş bir sergide bu soruları düşünmeden edemiyorum. Belki antrepo binasının dış duvarlarına da önem verilse iyi olurdu.

Monday, 26 October 2009

Yıldırım Türker, Radikal 26 Ekim 2009 Pazartesi


"Barışın mümkün olduğu hissedilmeye başladığında, ikbaline savaşın getirileri üstünden kavuşmuş olan kan tacirlerinde müthiş bir huzursuzluk baş gösterir. Kendinden menkul soylu ve milli düsturlar adına karşısına aldığı insanların köylerini yakmış, ırzlarına geçmiş, onları aç bırakmış, işkencelerde telef etmiş, bok yedirmiş, adını küfre dilini yasağa yazmış, onları ısrarla savaşa zorlamış, bütün bunları yaparken stratejisini emanet ettiği çetelerini aklamış, çetebaşlarını bir bir bağrına basmıştır. Ama yenişememiştir. Ya insanlar gerçekten barış burcuna geçiverirse? Ya barış kendi koşullarını diretecek bir güç edinirse? Ya günün birinde bütün savaşçı katiller insanlığa hesap vermek zorunda kalırsa?"

Saturday, 17 October 2009

Althusser on Sport and Ideology

"Each of them (Ideological State Apparatuses) contributes towards this single result in the way proper to it. The political apparatus by subjecting individuals to the political State ideology, the 'indirect' or 'direct' 'democratic' ideology. The communications apparatus by cramming every 'citizen' with daily doses of nationalism, chauvenism, liberalism, moralism etc., by means of the press, the radio and television. The same goes for the cultural apparatus (the role of sport in chauvenism is of the first importance)."


pg.104, Louis Althusser, 'Lenin and Philosophy and other essays', 'Ideology and Ideological State Apparatuses.' 2001, Monthly Review Press, NY.

"many of these contrasting Virtues (modesty, resignation, submissiveness on the one hand, cynicism, contempt, arrogance, confidence, self-importance, even smooth talk and cunning on the other) are also thought in the Family, in the Church, in the army, in Good Books, in films and even in the football stadium."

Ibid. pg.105

Friday, 9 October 2009

Assemblage - Bir-araya-geliş / Montaj

http://larvalsubjects.wordpress.com/2009/10/08/deleuze-on-assemblages/

Assemblage, Türkçe'ye çevirmeye çalışırsak, bir-araya-gelme benzeri bir şeye tekabül ediyor. Örgütlenme pratiklerini Deleuzean kavramlarla düşünmek için temel. Seslerin, çizgilerin, sözlerin, bedenlerin bir-araya-gelişleri, heterojenlikleri içinde ilişkilenmeleri...Montaj...

Wednesday, 30 September 2009

La Via Campesina

CALL FOR THE STRUGGLE AGAINST MULTINATIONAL CORPORATIONS, THE MAIN THREAT FOR PEASANT AND INDIGENOUS FAMILIES AND FOR HUMANITY.


16th of OCTOBER 2009, first day of international action

The transnational corporations are our common enemy; they constitute the present form of capital which exercises control over our economies.

In the rural areas we are witnessing a savage offensive by capital and by the transnational corporations on agriculture and natural resources. It is a privatisation war of plunder directed against peasants and indigenous people, a privatisation robbery of the land, biodiversity, water, seeds, production, and agribusiness trade.

We are talking not only about the agribusiness corporations but also about those companies involved in mineral extraction, monoculture tree plantations, big dams, those controlling the distribution markets, and in general, all of those which are involved in the expansion of the contaminating industries, and the dispute and appropriation of land, water and territory.



At a time when we the people are exercising our rights and resisting widespread plunder, or, when we are obliged to join the flow of emigration, the answer has been criminalisation, repression, political prisoners, murders, walls of shame and more military bases.

This is why we Via Campesina call for the struggle against multinational corporations in general and in particular against Cargill, Monsanto, Nestle, Syngenta, Wal Mart, which are threatening directly our farming communities and indigenous people. As part of the struggle for the coming years, we have declared war on transnational corporations.

Therefore we call upon all organisations integrating the international peasant movement, Via Campesina, our partners and friends, city workers and citizens in general to focus our rejection and discontent against MONSANTO and against GENETICALLY MODIFIED ORGANISMS (GMOs) on this coming 16th of October.

With all the creativity of struggle of which we are capable, let's make our cry to the world heard;


MONSANTO OUT, NO TO GENETICALLY MODIFIED ORGANISMS (GMOs)!

FOOD SOVEREIGNTY NOW!

GLOBALISE THE STRUGGLE, GLOBALISE THE HOPE

Foucault Studies, Issue 7

http://ej.lib.cbs.dk/index.php/foucault-studies/issue/current/showToc

New issue of the journal, Foucault Studies is ready on-line. Looking forward to read Sophie Fuggle's article. The abstract includes the following:

"...goes on to consider Agamben’s identification of an economic theology in contradistinction to Schmitt’s political theology and how Agamben’s discussion of collateral damage might be related to Foucault’s notion of security as developed in Security, Territory, Population. Finally, the article considers how Agamben links Foucault’s notion of ‘dispositif’ [apparatus] to an economic theology of government, calling for the development of counter-apparatuses in a similar way to Foucault’s call for ‘resistances.’